Kitaplar





(Ortak kitap)



MEB, performansa dayalı ücretlendirme sistemine geçiyor
Sağlık Bakanlığının ardından Milli Eğitim Bakanlığı da performansa dayalı ücretlendirme sistemine geçiyor. Çok değil, önümüzdeki yıl; bilemediniz bir sonraki yıl öğretmenlerin ücretlendirmesi, tıp ki sağlık kurumlarında olduğu gibi Performans Yönetim Sistemi’nin Performans Değerlendirme sonuçlarına bakılarak belirlenecek. Uygulamanın eğitim kurumlarında henüz başlamamış olmasına bakarak ‘yok öyle bir şey’ demeyin; Eğitim Bakanlığı geçişin hazırlıklarını tamamladı ve şu anda 16 ilde (Sıvas, Osmaniye, Hatay, Kırıkkale, Bursa, Yalova, Nevşehir, Yozgat…) pilot uygulamaya başladı bile…

Sistemin işleyişi

Sistemin özeti şu: Önce öğretmen, okul ve yönetim birimleri belirlenmiş ölçütlere göre elektronik ortamda değerlendirilecek. Ardından da performansı yüksek bulunana az, yetersiz bulunan daha az ücretle ödüllendirilecek! Peki değerlendirmeyi kimler yapacak; öğrenci ve öğrenci velisi ayrı ayrı olmak üzere öğretmenleri; öğretmenler, kendilerini, zümre arkadaşlarını, diğer personeli (personel diğerlerini değerlendiremeyecek) ve okul yönetimini, müfettişleri; okul yönetimi, kendi kendini, öğretmeni, diğer çalışanları, müfettişleri, il/ilçe müdürlüğünü; ilçe müdürlüğü kendini, bağlı okulları ve il müdürlüğünü(!)… Velhasıl, aşağıdan yukarıya herkes birbiri hakkında zabıt tutacak. Fakat değerlendirme ölçütleri öyle pedagojiyle falan ilgili değil; okulun finansman sorununu devlete muhtaç olmadan çözenin performanslı bulunacağı cinsten… Bundan dolayı üç değerlendirme formunun beşer başlık altındaki ölçütlerinin ilki, “Çevrenin Desteğini Sağlamak İçin Çalışma Yapabilme”.

Sistemin gerçek amacı

Milli Eğitim Bakanlığı, değerlendirme sonuçlarının ödüllendirmede dikkate alınacağını, fakat “yeterli performansı” göstermeyenlerin cezalandırılmayacağını söylüyor. Yalan tabi, yalan ama öyle olsa bile aynı işi yapan iki kişiden birini ödüllendirmek zaten diğerini cezalandırmak değil mi? Şu anda ücretlendirmenin de performans değerlendirme sonucuna göre yapılacağı söylenmiyor; Sağlık Bakanlığı deneyiminden biliyoruz ki bu da yalan; Sağlık Bakanlığı, pilot uygulamanın ardından itiraf etmişti sistemin özünü: “Sistemin çıkış noktası, personele hizmete sağladığı katkı oranında ek ödeme yapılarak sağlık hizmeti sunumunda kaliteyi ve verimi arttırmaktır.”

Projenin önce sağlık, ardından eğitim kurumlarında uygulanmasının nedeni de gayet açık: Devlet bu iki büyük maliyet unsurundan sıyrılmak, eğitim ve sağlığı vatandaşa sunmak zorunda olduğu hizmet alanlarından çıkarmak istiyor.

Neoliberal dönemin, çalışma hayatında “eşit işe, eşit ücret” politikasından “esnek çalışma, performansa göre ücretlendirme” dönemine geçiş anlamına geldiğini biliyoruz. Demek ki Performans, bu dönemin ücretlendirmede kullandığı ölçütlerin adıdır. (AVM’lerde karşılaştığımız kredi kartı pazarlamacıları bankaların elemanı değildir. Banka ihtiyaç duyduğu sürece geçici olarak çalışır ve ikna etmeyi başardığı müşteri sayısı oranında kazanır.)

Öğretmenin performansı ölçülebilir mi?

Eğitim gibi her biri ayrı bir dünya olan öğrencilere yaşama becerisi kazandırma faaliyetinden nesnel sonuçlar beklenemeyeceğine, öğretmen de lig tv satıcısı olmadığına göre performansını nasıl ölçeceğiz. Öğrenci sayısına, girdiği ders saatine, okulda geçirdiği zamana, öğrencisinin yaşına/düzeyine, veliden kopardığı bağışa, dersin müfredattaki ağırlığına göre mi? Yoksa müdürüne, öğretmen arkadaşına, öğrencisine, velisine sevimli görünmesi mi belirleyici olacak.

Etnik kimlik, dini aidiyet, ideolojik bakış bugün Türkiye’de hemen hemen herkesin en basit konularda bile yargısını oluşturmada belirleyici unsurdur. Bunu herkes bilir de ülkeyi yönetenler bilmez mi? Acaba diyorum, öğrenci ve velisini işe dahil ederek demokratik görünüm altında eğitim çalışanları çoğunluğun egemenliği altında hizaya mı getirilmek isteniyor? “Ulan ben sizi yola getiremedim, hakkınızdan ancak bu halk gelir!” mi demek isteniyor? Öyle ya, halkımızdan geçer not almak için öğretmenlerin onlara benzemesi mi sağlanmaya çalışılıyor…

Eğitim Sen Hatay şubesi tehlikenin farkında

Hiç şakası yok! Eğitim emekçilerini kötü günler bekliyor. Vakit geçirmeden Eğitim Sen, Türk Eğitim Sen, Eğitim iş ve Eğitim Bir Sen hariç diğer sendikalar bakanlığın bu uygulamasına şiddetle tepki vermelidir.

Hatay, pilot uygulamanın yapıldığı illerden biri; Eğitim Sen şubesi, tehlikeyi fark etmiş ve üyelerini bilgilendirip ortak bir tutum geliştirme çabasında. Ben de onların bu çabasına, Cumartesi günü düzenledikleri panelin konuşmacısı olarak katıldım. Bence bu konu pilot uygulama yapılıyor diye sadece Hatay Eğitim Sen şubesinin sorunu olarak kalmamalı. Ve hatta sadece görevdeki eğitim çalışanları değil, öğretmen adayları, öğrenci velileri de müdahil olmalı. Çünkü çalışma barışını bozacak bu uygulamanın sonuçlarından en çok etkilenecek olan çocuklar olacak.

***

Öğretmenlerden başka “kesintisiz eğitimi keselim” diyen kalmadı

Performans Yönetim Sistemiyle ilgili yazımda ‘Eğitim Bir Sen hariç’ diye bir ifade kullandım. Nedenini burada açıklayayım: Her ne kadar sendika adı altında örgütlenilmiş olsa da bu oluşumun sendika kavramıyla uzak yakın bir ilişkisi yok. Bana göre ömrü bu hükümetle sınırlı bakanlığın herhangi bir birimidir. AKP sonrası ortaya çıkabilecek yeni koşula uyum sağlayamazsa, şu sıralar biriktirdikleri aidat paralarıyla sadece dirimsel varlığını sürdürebilir.  Bir sendika düşünün ki  AKP döneminde hayata geçirilen ne TKY (Toplam Kalite Yönetimi) ne İKS (İlköğretim Kurumları Standartları) ne de PYS (Performans Yönetim Sistemi) gibi örgütlü olduğu işkolunu ilgilendiren yaşamsal konular  hakkında bir çift laf etmesin! Yine de haksızlık etmeyelim, destek yazıları yok değil.

Hâlâ kesintisiz eğitime geçişe ağıt yakmakla meşguller. 3 ayda bir yayımlanan Eğitime Bakış adlı dergilerinin son sayısında yer alan yazıların tümü bu konuya ayırmışlar. Yalan yanlış bilgilerle kesintili eğitimi savunuyorlar. Bir profesör, derginin son sayısında kesintisiz eğitimin dünyada sadece 20 üçüncü dünya ülkesinde uygulandığını, Batı’da ilköğretimin kesintili olduğunu yazıyor. Oysa aynı derginin önceki sayılarından birinde yer alan Avrupa Birliğinde Eğitim ve Türkiye başlıklı yazıda “Tüm üye ülkelerde eğitim ortalama 10-12 yıl zorunlu” deniyor (Derginin sayısını vermiyorum, merak eden arayıp bulsun). Bunlar, AKP’nin o yıllarda AB ile dirsek temasının üyelik arzusundan kaynaklandığını sanmışlar. Partileri yan çizince onunla birlikte AB eleştirisi geliştirmeye çalışıyorlar.

***

Okullarda verilen deprem eğitimi işe yaradı mı?

Her sınıfın öğretim programında ve ders kitaplarında depremden önce ve deprem anında alınacak önlemlere ilişkin epey bir bilgi var. Marmara depreminden sonra Eğitim Bakanlığının üzerinde en çok durduğu konulardan bir oldu bu; evin yaşam alanlarında içinde su ve gıda maddeleri bulunan deprem çantası hazırlama bilgisi her öğrenciye verildi. Deprem sırasında binanın neresine hangi pozisyonda konuşlanmak gerektiği de öğretildi. Ahmet Mete Işıkara dahil birçok uzmana hazırlatılan kitaplar, görsel ögeler sanırım her okula ulaştırıldı.

Merak ettiğim, Van depreminde, özellikle bu eğitimi alan yurttaşlarımızın öğrendikleri bilgileri uygulayıp uygulamadıkları. Olan oldu, fakat buradan bir ders çıkarmak gerektiğini düşünüyorum. Acaba ölen insanlar hangi pozisyondaydı, enkaz altından yaralı olarak kurtarılanlar öğrendiklerini davranışa dönüştürmüşler miydi? Kurtuluşunu, aldığı eğitime borçlu olan var mı? Ölenlerin beşte biri öğretmen; mutlaka bu konuda yeterli bilgiye sahiptiler. Elbette koruyucu önlem almaya fırsat bulamamış da olabilirler. Yine de deprem eğitiminin gözden geçirilmesi için araştırılması gereken bir konu olduğunu düşünüyorum.
Paylaş |                      Yorum Yaz - Arşiv     
6443 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın