
Köy Enstitüleri Köy Enstitüleri Ünal Özmen Eğitim, modern devletin kurumudur ve modern devlet olmanın zorunlu koşuludur. Modernleşme sürecine giren her toplum gibi Türkiye de eğitimi kurumsallaştırmak, öğretim birliğini sağlamak, eğitimi yaygınlaştırmak ve zorunlu eğitime geçmek zorundaydı. Öğretim birliği, sadece eğitim kurumlarını bir çatı altında toplamak değil, birbirinden farklı toplulukları iletişim kurabilecekleri ortak dil, kültür, bilgi, beceri ve amaç etrafında bir araya getirip toplum yaratmak için gereklidir. Zorunlu eğitim ise siyasal yurttaş olmak için gereklidir. Modern dünyaya dahil olma çabasındaki Türkiye Cumhuriyeti, hem dinin hegemonyasından kurtulmak, hem yurttaşlık bilincini kazandırmak için öğretim birliğini sağlamış parasız zorunlu eğitimi, yüzde 80’i köyde yaşayan insanlarının erişebileceği noktaya götürmek durumundaydı. Türkiye bunu Köy Enstitüleriyle gerçekleştirme yoluna gitti ve başarılı oldu. Bu yönüyle Köy Enstitüleri, Batı’da ortaya çıkan modern eğitimin Türkiye’ye uyarlanmış biçimidir diyebiliriz. Bilginin ve bilme biçiminin, üretim biçim ve ilişkilerinin ve doğal olarak toplumsal yapının değiştiği 19 ve 20. Yüzyıl, aynı zamanda bilginin kaynağının, kullanım alanının ve bilgi edinme yollarının hızla değiştiği yüzyıllardı. Bilgide deneyimlenebilirlik, doğrulanabilirlik ve mantıksal tutarlılık arayan bu iki yüzyıl eski bilgi ile yeni bilginin çatışmasına sahne oldu. Bilimin bilgisinden yararlanan felsefe; insanı ve toplumu açıklayan sosyoloji, psikoloji ve pedagoji bilginin/bilincin ve becerinin eğitim yoluyla hem aktarılabilir ve geliştirilebilir olduğunu hem bunun yol ve yöntemlerini gösterdi. Türkiye, cumhuriyetin ilanı ile birlikte, teorik çerçevesi Batı’da çizilen eğitimde bilimsel yöntemleri kullanmanın yollarını aramaya başladı. Birçok deneme yanılma sonunda eğitim-bilim ilişkisini Köy Enstitüleriyle kurabildi: 1924’te Öğretim Birliği Yasası’nı (Tevhid-i Tedrisat) çıkarmış, 1928’de harf devrimini gerçekleştirmiş fakat bunu pratiğe taşıyacak okul ve öğretmen sorununu çözememişti. Köy Muallim Mektepleri (1927), Eğitmen Kursları (1936) ve Köy Öğretmen Okulları (1937) da kurumsallaşmayı sağlamada yetersiz kalmıştı. Zorunlu eğitim ve eğitimde bütünlük kurumsallaşmak için zorunludur Kırsalın tarımsal kalkınmasını amaçlayan, Türkiye'nin özgün koşul ve ihtiyaçlarına uygun aydınlanmacı eğitim modeli olmanın yanı sıra, Türkiye’de zorunlu eğitime geçiş, öğretim birliğinin sağlanması ve eğitimde kurumsallaşma Köy Enstitüleri ile gerçekleşmiştir. O nedenle Köy Enstitülerinin kuruluş tarihi (1940), modern devletin olmazsa olmazı eğitim kurumunun Türkiye’deki kurumsallaşma tarihidir diyebiliri. Yeni kurum, varsa eskisinin üzerine inşa edilir, yoksa yeniden kurulur: Osmanlı Devletinde eğitim kurumsal bir yapı değildi. Cumhuriyet eğitim kurumunu, kendisi oluşturmak zorundaydı. Bu yeni kurum, model alındığı Batı’da olduğu gibi hem modern ulus devletin farklı inanış ve geleneklerle yaşayan cemaat tipi örgütlenmiş topluluklardan ortak bilgi, değer ve becerilere sahip toplum yaratacak hem uzmanlık gerektiren öğrenilebilen, aktarılan ve yayılan bilgiye gereksinim duyan sanayinin gereksinim duyduğu işgücünün bulup eğitecekti. Bunu sağlayacak olan hiç kuşkusuz birliği sağlanmış, ulusal sınırın her noktasına yayılmış zorunlu eğitimdi. Yayılmak isteyen yeni bilgi ve bilme biçimi, köylere kadar yayıldıkça argümanları çürüyen, hükmünü yitirdikçe eğitimin yaygınlaştığı kentlerden kırsala doğru göç etmek zorunda kalan eski (dini) bilgi ile karşılaştı. Bu, iki bilgi arasında kaçınılmaz bir çatışma demekti, nitekim bu çatışma, Köy Enstitüsü mezunlarının “Eğitim Ordusu”, “Eğitim Neferi” gibi sıfatlarla anılmasına vesile olmuştur. Köy enstitülerinin, zihinsel dönüşümü sağlamak kadar köylü emeğini ekonomikleştirmek gibi bir amacı da vardı. Türkiye, SSCB, Hindistan, Mısır gibi Sanayi Devrimi’ni yaşamamış sermaye birikiminden ve ekonomik değer üretmekten yoksun buna karşın sanayileşme çabasındaki ülkeler, büyük çoğunluğu kırsalda yaşayan nüfusunu ekonomik kaynak olarak kullanmak zorundaydı. Fay Kirby, doktor tazi Köy Enstitüleri kitabında özellikle 1928 ekonomik krizini kastederek SSCB, Hindistan ve Türkiye’nin “sermayeye ihtiyaç duymadan kullanılacak insan emeği kaynaklarına başvurma yolları üzerine düşünmeye” başladıklarından söz eder. Sovyetler Birliği’nin öncülük ettiği bu kalkınma yönteminin Roosvelt’in ve Hindistan’da Gandi’nin de ilgisini çektiğini anlatır. Öğrenci kaynağı köy çocukları olan Köy Enstitüleri, köy ve köylüye yakın mesafedeki tarım ve hayvancılığa uygun yerlerde açıldı ve kısa sürede açıldığı yerlerde tarımın, hayvancılığın ve zanaatın merkezi oldu. Bu, Enstitü uygulamasının, sanayi işçisine dönüştürülmesi mümkün olmayan köy işgücünü “ekonomikleştirmeye” yönelik bir proje olduğu tezini desteklemektedir. Köy Enstitüleri, eğitim kurumu olmakla birlikte ekonomik boyutu da olan politik kurumlardı. Köylü aydınlanmasından rahatsız olan toprak ağası milletvekilleri kapattırdı yaygın inanışının aksine, Enstitülerin kapatılması, Türkiye’de siyasi iktidarın el değiştirmesine de yol açan ekonomi politikteki güç dengesi değişimi sonunda gerçekleşti. Cumhuriyeti ve Köy Enstitülerini kuran Cumhuriyet Halk Partisi (CHP), ABD ile yapılan kredi ve eğitim anlaşmalarının ardından Enstitülerin müfredatında değişikliğe gitmiş, 1950’de iktidara gelen Demokrat Parti (DP) ise önce Enstitülerin tasfiye sürecini başlatmış, 1954’te de tümüyle kapatmıştır. Köy Enstitülerinin kapatılmasını dünya konjonktüründeki değişimle ilişkilendirmek yanlış olmaz: 2. Dünya Savaşı, kitle bilinci anlamına da gelen “ulus”un eyleminin de kitlesel olduğunu, komünizm gibi istenmedik yönelimleri olabileceğini göstermiş; burjuvazi, ulus devlet kuruluş sürecinde ittifak kurduğu işçi, köylü ve emekçilerin komünizme meyledeceği kuşkusuyla komünizm paranoyasına kapılmıştı. Akla gelen ilk önlem, kamusal alanı kontrol etmek, halkın özgürlüğünü ve yurttaşlık haklarını sınırlamak, mümkünse elinden almaktı. Bu sürece öncülük eden ABD, ulus devlet içinde uyuyan hücreyi, burjuvazinin uluslaşma sürecinde tasfiye ettiği dini uyandırdı ve onu kendine yeni müttefik yaptı. Özetle din, siyasete ve toplum yaşamına 1945’ten sonra burjuvazinin davetiyle müdahil oldu. Köy Enstitülerinin kapatılması sürecini özetlemek gerekirse; Türkiye, ABD ile 1945 ve 1947’de imzaladığı Askeri Yardım, 1946’da imzaladığı Kredi Anlaşması sonrası ABD eksenine girmiş, kurumsal yapısını ABD dış politikasına göre şekillendirmeye başlamıştı. 27 Aralık 1949 tarihinde Marshall Planı çerçevesinde imzalanan Fulbright Eğitim Anlaşması ile de eğitim sistemini ABD’ye teslim edilmiştir. Söz konusu anlaşmalarla ABD’den gelen sermaye akışı, yardım adı altında gönderilen (ve aslında Türkiye’nin borç hanesine yazılan) kullanılmış tarım araç ve aletleri, süt tozu ve tohum gibi gıdalar köy emeğini ve ürününü değersizleştirmiş, Türk burjuvazisinin köylü emeğine duyduğu gereksinimi asgari düzeye çekmiştir. İktidarı da kontrol eden işbirlikçi burjuvazi, köy emeğini ekonomiye katan Enstitüleri işlevsiz bulunarak komünist yuvası olduğu propagandası ile kapatmıştır.
Köy Enstitülerinin kapatılmasında Enstitülerin, aynı zamanda dini otorite olan aşiret liderleri ve toprak ağaları ile vatandaş arasındaki kulluk ilişkisini bozan bir işlevi vardı. Burjuvazinin, kapatma gerekçesine meşruiyet ararken dini argümanlara başvurması, onu temsil eden ağa ve şeyhleri de harekete geçirmiş, temel argümanı “komünist yuvası” olan söylemi en sık ve üst perdeden dile getirenler TBMM’deki toprak ağası milletvekilleri olmuştu. O tarihlerde, sadece Türkiye’de değil, ABD yörüngesine giren her ülkede din, anti komünist örgütlenmenin ideolojisi olmuş; dine duyulan ihtiyaç oranında kamusal alana çekilmiştir: Din Dersi, 1949’da Federal Almanya Anayasa’sına zorunlu anayasal ders olarak; 1962’de İsveç, 1975’te Belçika, 1978’de İspanya eğitim müfredatına eklenmişti.
Köy Enstitüleri hem laik bilimsel ve kamusal eğitimin hem Türkiye’de “Devletçilik” olarak bilinen ekonomik modelin adıdır. Bu yönüyle Türkiye modernleşmesinin referans noktasıdır. Enstitüler, 1954’te kapatılmış olsa da yarattığı kültür mezunları ve mezunlarının oluşturduğu eğitim örgütleri (TÖS, TÖB-DER) tarafından 60’lı ve 70’li yıllar boyunca Türkiye eğitim sistemindeki ağırlığını korumuştur. Bugün de birçok vakıf, dernek ve siyasi parti bu mirası özenle koruyup yaşatmaktadır. Öyle ki kapatan partinin (DP) mirasını sahiplenen, eğitimde medreseleri referans alan İslamcılar bile meşruiyet ararken Köy Enstitülerine atıfta bulunmak zorunda kalmaktadır. Örneğin AKP, 2002 seçim beyannamesinde altı aylık iktidar eylem planının eğitimle ilgili bölümünde Köy Enstitüleri modelinin örnek alınacağı vaadinde bulunmuş; partinin genel başkanı ve başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 11 Eylül 2003’te ulusa şöyle seslenmişti: “Türk eğitim tarihi bakımından değil, dünya eğitim tarihi bakımından da çok orijinal bir girişim olan Köy Enstitüsü uygulamalarını bilimsel bir analize tabi tutmalarını ve bu deneyimden, bugün, özellikle yeni bilişim ve genetik tarım teknolojilerini eksen alarak, ‘Biz nasıl yararlanabiliriz’ diye (Eğitim bakanından) araştırmalarını istedim.” Recep Tayyip Erdoğan, 10 Ocak 2022’de OSB Mesleki Eğitim Merkezleri Toplu Açılış Töreninde partisinin Köy Enstitülerine ilişkin yaklaşımını şöyle revize etti: "Eğitim-öğretim meselesinde ayağı bu topraklara basan, medeniyet birikimimizle barışık, özgürlükçü bir sistem yerine maalesef formatlayan, dayatmacı, evlatlarımızı belli kalıplara hapseden modeller tercih edildi. Köy enstitüleri gibi denemeler asli amacı dışında milletimizin değerlerine karşı ideoloji yükleme aracı hâline getirildiği için hüsranla sonuçlandı. Milletimizin kültürünü ve inancını yaşatma vasıtası olarak gördüğü bunun için de ilk günden itibaren sıkı sıkıya sarıldığı imam hatip okulları da tehdit olarak değerlendirildi." Üstlendiği misyon feodaliteden kopuşa ve dinin zemin kaybetmesine yol açan Köy Enstitüleri, dini hareketler açısından her zaman affedilmez bir kötülük unsuru olarak görülmüştür. Politik pozisyonunu cumhuriyet ve onun değerleriyle uzlaşmaz çatışma üzerine kurmuş muhafazakar, özellikle de İslami hareketler, modernizm ve aydınlanma ile anılan bir eğitim modelini siyasi beyannamesine almaz. Gerçek bu olmasına rağmen (stratejik de olsa) ilk konuşmada görüldüğü gibi Köy Enstitüleri, meşruiyet alanını genişletme ihtiyacı duyduğunda İslamcı bir parti (AKP) ve liderinin başvurduğu model olma özelliğini korumaktadır. Aradan yarım yüzyıl geçmiş, teknoloji tarımda daha yoğun bir şekilde kullanılıyor olmasına rağmen Köy Enstitülerinin tarım politikasına referans olması, dün olduğu gibi bugün ve yarın için de geçerli rasyonel kalkınma pratiği olmasıdır. |
|
2 kez okundu
YorumlarHenüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın |