Kitaplar


 

 


(Ortak kitap)
 



    https://www.facebook.com/ozmenu  https://twitter.com/unalozmen

 

Ünal Özmen

 
Okul şiddetinden okulda şiddete…

Ünal Özmen

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’taki okul saldırıları, okul şiddetinin okulda şiddete nasıl dönüştüğünü gösterdi. Anlamdaş gibi gözükse de “Okul şiddeti” ile “Okulda şiddet” farklı kavramlardır. Okul şiddeti, şiddetin okul sistemiyle, okul kültürüyle veya eğitimin yapısıyla ilişkisini; okulda şiddet ise okul ortamında gerçekleşen şiddeti ifade eder. Bu ayrım, öğrenci, öğretmen ve velinin birbirine saldırısı biçiminde ortaya çıkan ve mekanı okul olan şiddet ile okulun otoriter yapısı, dışlama, ayrımcılık, aşağılama, yok sayma, utandırma, psikolojik baskı  gibi şiddeti besleyen okul kültürü arasındaki ilişkiyi anlamak açısından önemlidir. Önemlidir çünkü, okuldaki şiddeti bahane ederek daha çok otorite anlamına gelen daha çok polis isteyen güvenlikçilere yanıt buradan oluşturulabilir.

Kahramanmaraş ve Şanlıurfa okul saldırılarının ardından okul güvenliği ile polis yine birlikte anılmaya başlandı. Katlanılması güç acı çeken ailelere, güvenlik endişesi içindeki milyonlarca öğrenci velisine polisin de dahil edildiği bir dizi endişe giderici önlemler sıralanabilir. Fakat devlet, güvenliği sağlamanın bir başka yolu olduğunu da göstermek, o yolları denemek zorundadır. Özellikle Eğitim Bakanlığının ilk tercihi elindeki araçları kullanmak olmalıdır. Ne var ki Eğitim Bakanlığı elindeki pedagojik araçları kullanma yerine okul girişine XR cihazı yerleştirme, çanta arama, kimlik kontrolü, ders saati dışında okula öğrenci girişini yasaklama gibi polisiye yöntemlere başvuruyor. Bu, okul şiddeti dediğimiz şeyin ta kendisidir, şiddetin bir başka biçimidir ve güvenlik şemsiyesi gölgesinde öğrencileri aşağılama yoluyla kolektif olarak cezalandırmadır.  

Kanı kurumamış bir olayın ardından polisiye önlemleri eleştirmenin yersiz bulunup uzun vadeli pedagojik çözümlere itibar edilmeyeceğinin farkındayız. Ancak okulda şiddet Türkiye’nin gündemine ilk kez gelmedi ve her seferinde bu ülkenin yöneticileri tepkisel kararlar aldı ve toplumu paniğe sevk etti. 2007’de de birkaç bıçaklı saldırıların ardından Milli Eğitim Bakanlığı çözümü poliste aramış, Emniyet Genel Müdürlüğü ile Güvenli Okul Projesi protokolü imzalamıştı. Proje, her okuldan iki öğrencinin Çocuk Polisi Okul Temsilcisi olarak, müdür yardımcılarından birinin de polisle muhbir öğrenciler arasında iletişim sağlamakla görevlendirmeyi öngörüyordu. Protokol Iğdır’da denendi fakat başarılı olmadı. 

Korkumuz o ki her şiddet olayında olduğu gibi yine güvenlik merkezli kararlar alınacak. Belki de “korucu” ve “bekçi” benzeri ‘okul polisi’ adında yeni bir yapı oluşturulacak. Korucu, bekçi veya ‘okul polisi’; adı ne olursa olsun önleyici değil, müdahale edici yapılardır. Oysa okul, kötülüğe karşı önleyici bir kurum olarak ortaya çıkmıştır. O nedenle salt güvenlikçi yaklaşımların okul içi sorunların çözümünde doğru ve uygun yol olmadığını belirtmek durumundayız. Bu konuda Norveç modeli örnek olabilir: 2011’de bir adada kamp yapan çocuklara silah ve bombalarla saldıran faşist biri 77 çocuğu öldürdüğünde Norveç, her okulun kapısına bir polis dikelim demedi. Üstelik okula, eğitime dışarıdan bir saldırı olmasına rağmen polisi okula davet etmedi. 

Okullarda meydana gelen şiddetin güvenlik önlemleriyle çözülebileceği inancı, şiddetin okulla ilişkisini göz ardı etmekle kalmaz, nedeni bulup ortadan kaldırmayı da engeller. 9 kişinin ölümü, 29 kişinin yaralanması şiddete yeni bir boyut kazandırıyor olmasına rağmen olayın niteliğini değiştirmiyor. Çünkü ister istenmedik bir hareket-söz, itiş-kakış, ister okulun fiziki yapısına zarar verme isterse ölümle sonuçlanan saldırı olsun her şey okulda ya da merkezinde okul olan mecrada olup bitiyor. Son olaylarda da hem saldırganlar hem saldırıya uğrayanlar okulun içinde idi, yani saldırı dışarıdan gelmiyor. Dolayısıyla nedeni ve çözümü içeride, okulda aramak zorundayız.

Her iki olayın faili olan çocukları dahil oldukları sosyal ağların şiddete yönlendirdiği öne sürülüyor. Olabilir, fakat bu da okul dışı bir neden değil; dijital içeriklerin ve sosyal ağların  çocuk üzerindeki etkisini kırmak da okulun rolü arasındadır: Çocukların zararlı bulduğumuz dijital mecralara yönelmesinin ardında okulun onların dünyasını dolduramaması, kendilerini ifade etmesine fırsat tanımaması aranmalıdır. İletişim kurabileceği bir ebeveyn, akran, arkadaş, öğretmen bulamaması halinde çocuk bu boşluğu okul dışından, şartsız kabul gördüğü bir mecradan dolduracaktır. Çocukların zararlı içeriklere erişimini sınırlamak bir yoldur, fakat asıl yol onu böyle bir arayışa mecbur bırakmamaktır.

Arkadaşlarını öldüren ve öldürmeye teşebbüs eden iki çocuğun yaşlarına uygun düşmeyen şiddete başvurmasının altında birden çok neden olduğu anlaşılıyor. Okuduğumuz, izlediğimiz ve dinlediğimiz hikayeler, bu çocukların sosyal uyumsuzluk sendromu yaşadığına işaret ediyor: İster öfkesini kontrol edememe, ister kendini ifade etme/edememe, ister nefret, ister dışlanma/dışlama, ister aşağılanma/aşağılama, ister sevgisizlik, ister yönlendirici dijital içeriklerden etkilenme olsun pedagojinin ve psikolojinin bu konularda önerdiği uygulanabilir ve sürdürülebilir çözüm yolları vardır: Diyalog ve uzlaşma, empati, herkesin birbirine ihtiyacı olduğunu fark etme, saygı ve güven… Okul, karakola düşmeden bunların hepsini kazandırmakla yükümlü, yol ve yöntemini bilen kurumdur. 

26.04.2026 BirGün

https://www.birgun.net/makale/ilkogretimden-universiteye-gozetim-rejimi-708359

  
6 kez okundu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yapmak için tıklayın